22 Temmuz 2007 Pazar

Zihin Kazıntıları

- Yeni alınan kameralı cep telefonunun evdeki ilk gününde, aile üyelerinin en gündelik hallerde fotoğrafları çekilir, kameraya türlü şebeklikler yapılır ya; işte ben bunun hastasıyım.


- Dün, İstanbul'dan Bursa'ya dönüş yolunda, Harem Otogarı'nda bir dürümcüde karnımı doyurayım derken Kral TV'de art arda yayınlanan iki klip beni benden aldı:

"Haydi Yarim Evlenelim" adında güzide bir trakya türkümüz vardır. İşbu türküyü Mithat Körler abimiz cover'lamış. Eskişehir diyince aklıma gelen ilk insan nedense Mithat Körler'dir; o mülayimliği, nirvana'ya ulaşmış hali beni benden alır; fakat 9 8'lik bir türkü gitmemiş abimize, içerledim.

Yine, "Babuba" adında, kıvrak, eğlenceli, 9 8'lik bir trakya türkümüz mevcut. Bu türküyü de Muazzez Ersoy söylemiş; olmamış tabi ki de. Yani özellikle Gülay diye bir şarkıcımız vardır, "Cesaretin Var mı Aşka" şarkısıyla daha çok hatırlarsınız, onun "Babuba" yorumu dadından yinmez iken, Muazzez Ersoy ise batırmıştır kendine has yorumuyla.

Sabloncu, thesabloncu ve ıvız zıvır hakkında...

Sanırım şu ana kadar bir tek kendimin okumuş olduğu bu blog ile ilgili açıklamalar yapmak istiyorum. Tabi bir tek kendimin okuyor olmasının sebebi de bu sitenin adresini kimseye vermemiş olmam. Sonuçta aşırı fazla üşengeç bir insan olduğum için her gün blog yazayım, yazılarımı sürekli takip eden bir kitle olsun düşüncesiyle gaza gelemiyor, her gün yazı yazacak cevheri kendimde bulamıyorum.

Normalde gönül isterdi ki sabloncu.blogspot.com gibi, beni bana anlatan bir adrese sahip olabilseydim. Blogger alemi bu çabama izin vermedi, siber alemde sabloncu gibi gudik bir nicki benden başka kullanan kimse olmamasına rağmen alamadım o adresi. Bu yüzden aklıma ilk gelen devşirme kullanıcı adı da thesabloncu oldu.

İşte, böyleyken böyle. Hadi gezelim görelim ekibine ben de katılacağım için bir nevi halka arz etmiş oluyorum şahsi blogumu; bu nedenledir ki, birtakım açıklamaları yapma zamanı geliyordu ve geçiyordu bile.

best wishes...

11 Temmuz 2007 Çarşamba

Dışavurum

Yorgundu. Çivit mavisi gözlerinde; yılların yorgunlukları, kendisiyle hükümsüz savaşı, pişmanlıkları, dikkatli bir çift göz tarafından rahatça seçilebilirdi. Yüzündeki yorgunluğun arkasına yaslanmış bıkkınlığı fark edebilmek için, benzer yolların dikenleri ile yaralanmış, o yolların yamaçlarında dinlenmiş, o yolların pınarlarından demlenmiş olmak gerekirdi.

Çayından bir yudum aldı. Gözlerini tekrar işine dikti. Bir kuyumcu titizliğinde, tane tane, yavaş yavaş yapıyordu işini; hiç de acelesi yoktu. Topladığı taşları beşer beşer sıralıyor, her bir diziden sonra yeni bir beşli için sıfırdan başlıyordu.

İşi bittiğinde, beşerliden dizdiği taşları ıstakasıyla masanın ortasına doğru itti. Bir çeşit ritüel gibi, elindeki büyükçe zarı iki kez attı.

- 2'nin 4'ü, dedi ve iki kere atılmış olan zarın işaret ettiği koordinatlardaki taşı açtı

.......

- Güzel taş at, bak tam şu araya, dedi. Lakin atılan taş istediği gediğe gelmemişti.

- Hayrola, taşlıyor musun, diye sordu. Yerden bir taş çekti, 'sahte okey'di. Sahte okey geldiğinde, okeyin aslında ne olduğunu hatırlamakta duraksayan her okey oyuncusu gibi masaya baktı. Yalandan ''Okey neydi şimdi?'' diye sordu.

Yorgundu. Çivit mavisi gözlerinde; yılların kurnazlığı, tecrübesi, bilgeliği seçilebiliyordu. Okeye döndüğünü ise ancak birkaç çift dikkatli göz seçebildirdi.