3 Ekim 2011 Pazartesi

çok zamanlar

gerçekten çok zaman oldu blog yazmayalı (hatta herhangi bir şey yazmayalı). bu süre içinde birkaç denemem oldu, içleriden bir tanesini bile bir şeye benzetemediğim için ortaya bir yazı çıkmadı(durun, ben bu bahaneyi daha önce kullanmıştım).

bir şeyler yazmaya karar vermeden önce blog'u tekrar okudum; birçok detaya gülümsedim, yazıları yazarkenki ruh halimi hatırlamaya çalıştım. benim gibi, evden çıkarken bile dönüp arkasına en az 3 defa bakan biri için oldukça normal şeyler bunlar. kimi zaman böyle anlar yaratılır, eski resimler incelenir, o günlere ait müzikler playlist'e eklenir, viski bardağa doldurulur ve odanın ışıklandırılması azaltılır. bu gecenin playlist'i şöyle:



"Şarkılarım Senindir" i ilk kez dinlediğim günü hatırladım. çamaşır seriyordum, salonda bilgisayarda rastgele bir playlist yapmıştım, hiç de özel bir an değildi. ancak sonrasında salona gelip ışıkları kapatıp defalarca dinlediğimi hatırlıyorum.

neyse, benim gibi biriyseniz, hele üniversiteden mezun olduktan sonra öğrenci/çalışan kimlik çatışmasını yaşıyorsanız, sürekli geriye dönüp ekstra bir şeyler hatırlamaya çalışıyorsunuz. iki kimliğin de üzerinize oturmadığı bir dönemde, geçmişte kalan günlerin mutlu anlarını hafızalarda canlandırmak için ne varsa deniyorsunuz. mesela az önce msn messenger açmayı bile denedim; tabii ki bir yerden sonra saçmaladığımı fark edip messenger'ı hemen kapattım. yine de bu kimlik çatışmasından kaçmak pek mümkün olmuyor.

perşembenin geleceğini çarşambadan öngörerek, çalışan biri olmanın üzerimde ne tür etkilerinin olacağını öğrencilikten beri düşünüyordum (bkz: bu yazının 2. maddesi). insan, böyle durumlarda kendisinin aslında ne olduğunu, ne olmak istediğini uzun uzadıya sorguluyor. insan; kendi derinliklerinde, "nelere kuvvetle tutunduğunu, aslında hangi değerlere önem verdiğini, neleri gerçekten istediğini (ya da isteyip istemediğini)" bulmaya gayret ediyor. eğer benim gibi biriyseniz yine bir sonuca ulaşamıyorsunuz. bu kez farklı olan, bu tip soruların gerçekten sizi yiyip bitiriyor oluşu. bu iki kimlik arasında git-gel'ler yaşadığım her anda, bu iki kimlikten birinden kurtulmam gerektiği sonucuna varıp gerçekleşmeyecek onlarca senaryo üretiyorum.

umarım bir gün, zamanında "kendini çok kez masaya yatırmış, hala bir nihai sonuca varamamış, sanırım sonuca varmaktan daha çok (üzerinde düşünmek önemli) diyen" biri olarak bu çatışmayı sonlandıracak kadar kendimden emin olabilirim. yoksa çok zor.

bu sefer üşenmeyip bir blog yazısı yazacağım.

7 Nisan 2010 Çarşamba

Bilgi Yolculuğunda Yolunu Şaşıran O Güzel İnsanlara İthafen

Blog'umuzun konusu birtakım güzel insanlar. O güzel insanlar ki kimbilir ne amaçlarla, ne beklentilerle gelmişlerdi buraya? Neredeydiler, nasıl bir hayatları vardı acaba? Bu soruların bir kısmına yanıt bulmak için bu blog'a arama motorları vasıtasıyla gelen ziyaretçilerin sorgularını inceledim. İçlerinde çok eğlendiğim sorgular var. Bunlara hadi hep beraber bakalım (dipnot: yazar burada sohbet havası vermek istiyor):

  1. arkadaş pişti: Online pişti oynamak isteyen bir arkadaşın isteği sanırım; keşke yerine getirebilseydik. Blog'un bu sorguda çıkmasını sağlayan yazı budur.
  2. bazı şeyler görüyorum: Bu sorguyu google'layan kişi artık mistik öğeler mi aramaktaydı, The Sixth Sense'i yeni mi izlemişti bilemiyorum; ama onu buraya getiren şu yazı, benim pek sıkıcı bulduğum bir yazıydı.
  3. bozburun siteye bağlı arkadaşlık sitesi msn: Şu liste içerisinde açık ara en beğendiğim arama budur arkadaş; ne zaman aklıma gelse suratıma bir tebessüm oturuyor. Ah be abi keşke yardımcı olabilseydim sana, keşke Bozburun'da (artık Türkiye'nin hangi Bozburun'uysa orası) arkadaşlık kurabileceğin msn adresleri sunabilseydim; ancak elimden gelen bu kadar. Biz de kendi çapımızda yaşayıp gidiyoruz. Bu arada blog'u bu arama sonuçları arasında gösteren yazı da şu oluyor; abi seni buraya kadar boş yere yoracağını bilseydim hayatta yazmazdım o yazıyı, valla bak.
  4. bozburunda msn arkadaşlığı: Ah be abi, yukarıdaki arama sonunda sosyal bağlar güçlenememiş olsa gerek, Bozburun'un msn arkadaşlığı konusuna el atmışsın; yine de bana gelmişsin. Kusuruma bakma.
  5. fatih üniversitesinde okuyorum arkadaş: Bu arkadaşımız, ya kendisini ispatlamak istercesine "Arkadaş, ben Fatih Üniversitesi'nde okuyorum; var mı diyeceğin?" diyor; ya da okuduğu okulu dile getirerek arkadaş aramak istemiş. Bozburun'u sorsaydı yine biraz yardımcı olabilirdim.
  6. fecabook aç tanıdık arkadaş varmı: Bu soruyu bana soracağına keşke bir facebook açsaydın abicim; dünya senin için biraz daha güzel olurdu.
  7. tüm oğul ailesi kaç kişiymiş bakalım facebook'a katıldı.: İşte bu aramayı ben anlamadım. Anlayan varsa beri gelsin.
  8. ekrem cevahir lisesi otobüs seferleri: İşbu yazı sebebiyle İETT misyonu da üstlenmişim de haberim yokmuş.
  9. facebook mesajlari butun arkadas listesi okuyor mu: Evet abi, haberin yok ama okuyorlar. "Profilime Kim Bakmış? %100 Çalışıyor!!!" isimli gruba üye olup listendeki herkese davet yollarsan sen de arkadaşlarının mesajlarını okuyabiliyorsun.
  10. ülker hanımeller geliş fiyatı: Arayan kişi, aramasında blog'un çıkmasını sağlayan şu yazıyı okuduysa neler düşünmüştür; işte bunu merak ediyorum.

Arama motorlarından buraya sadece yukarıdakiler gibi sorgularla gelinmiyor; bazen mantıklı sorgular da oluyor. Ancak, yukarıdakiler varken kim ister ki mantıklı sorguyu...


25 Mart 2010 Perşembe

Coming ASAP

Biraz daha bekliyorum. Eğlenceli verilerle dolu bir blog yazısı gelecek çok yakında...

21 Mart 2010 Pazar

Çok İyi De Olmuş

16 Mart 2010 Salı

Ders Çalışmamak İçin Yapılan Anlamlı Hareketler

Aslında ders çalışmıyor, başka türlü bir şey ile uğraşıyordum (staj defteri); ancak bu işten kaçmak için facebook'ta - ekşi sözlük'te falan takılmak, blog blog gezmek derken yolum buraya kadar düştü. Blog yazmaya bu şekilde döndüğüm için kendimden utanmıyor değilim hani; ancak bu aranın neresinden dönsem kardır, sanırım.


Bir şeyler yazma konusunda neden bu kadar isteksiz olduğumu aslında biliyorum; sanırım bu bir alışkanlık meselesi. Blog'u dikkatle okumuş olanlar varsa (böyle bir şeye zaman harcadıkları için kendilerini gerçekten tebrik ediyorum) bu isteksizliğimi 4-5 yazıda bir dile getirdiğimi fark edeceklerdir. Bu uzun arada yaklaşık 9-10 blog denemem oldu; bunların hiçbirini beğenmediğim için bu denemeler gün yüzüne çıkamadı.

Görüşmeyeli neler oldu peki?
  • Artık kullanılamaz hale gelen Acer'ımın yerini bir başka Acer aldı. Kendisi canavar gibi maşallah!
  • Okula veda etmeme bir dönem kaldı; ki bunu bir türlü kabullenemiyorum. Bunun başka bir çözümü olmalı. Bundan 4 ay sonra, yıllık izin hesabı yapan birisine dönüşme ihtimalim aklıma geldikçe şu parça loop'a giriyor zihnimde.
  • Çalıştığım yere olan uzaklığım 1 saatten 7 dakikaya düştü. Hayır, evimi değiştirmedim; hala Ortaköy'deyim.
  • Keşke klarinet alabildiğimi söyleyebilseydim; ancak 5 aydır alamadım. Bi buldurun be!
  • Kings of Convenience ile geç olsa da tanıştım; bereket güç olmadı bu tanışma. Mesela şu, ne güzel şarkıymış!
  • Noktalı virgül kullanmayı hala seviyorum; çünkü cümlelerimi bitiremiyorum.
Her şeyden öte, ilginç bir değişim yaşadım:

Eskiden kendimle ilgili övündüğüm şey, düşündüklerimi anında gerçekleştirebilmemdi. O an ne istiyorsam onu hayata geçirebiliyordum. Başka bir deyişle, hissettiklerimi hayatıma aktarırken bir engelle karşılaşmıyordum. Her şey yeterince basitti. "ben buyum" diyordum kendime.

Zamanla birçok faktör araya girdi; düşündüklerimi uygulayamaz oldum. Düşündüklerimi uygulayamadıkça kendime yasaklar koymaya başladım. Düşündüklerimi filtrelemeye çalıştıkça yaptıklarım azaldı. Yaptıklarımın eksikliklerine baktıkça "ben bunlardan daha fazlayım" dedim; ancak üşenmeye zamanla alışır oldum. Bu süreç blog'a şöyle yansıdı: kendimi, yazmak istediğim çoğu şeyi yazmaktan vazgeçirmek zorunda kaldım. Yapamamak düşüncesi beni yeni bir arayışa yönlendirdi, istediğimi yapabileceğim daha sade bir yer aramaya koyuldum.

Bütün bunlar, beni bir sonraki aşamaya itti: üşengeçliğin cazibesine kapılarak; yapamaz değil, yapmaz oldum. Aklımdaki birçok şeyi yapmamaya başladım. Düşüncelerimi aklımda canlandırmak, düşlerimde uygulamak; onları hayatımda uygulamaya çalışmaktan daha kolay geldi. Bu yüzden, yazmayı istediğim çoğu şeyi yazmaya üşendim. Olması gerekenleri hayatımda değil zihnimde canlandırdım. En sonunda, düşüncelerime bakarak "ben bunlardan daha azım" diyerek yenilgiyi kabullenmek zorunda kaldım.

Yine de kim ne derse desin; düşüncelerimizle değil, yaptıklarımızla var oluyoruz ve bu benim sinirimi bozuyor.

20 Ekim 2009 Salı

- Ne var?

- Yok bir şey.

28 Temmuz 2009 Salı

facebook'taki fake arkadaşlar ve bunların ayırt edilmesine giriş

Biliyorsunuz ki facebook'ta sizi listesine ekleyen fakat tanımadığınız insanlar mevcut. Bunların bir kısmı, halk arasında fake(sahte) olarak tanımlanan kullanıcılardan oluşmaktadır. Bazılarının ismi veya profil fotoğrafı tanıdık gelir bize, bazen profil fotoğrafları yerine soru işareti görürüz, nedendir bilinmez bazen ekleme taleplerini kabul ederiz.


Diyelim böyle bir kullanıcıyı eklemiş bulunduk, sonrasında günler günleri kovaladı ve biz bu kişinin gerçek mi yoksa sahte mi olduğunu merak etmeye başladık. Bu kişi ille de sahte olmak zorunda değil; olur ya, arkadaşımızın sosyal yönü kuvvetli bir arkadaşıdır, bizi listesine ekleyerek sosyal ağını genişletmeyi hedefliyordur, bunun ayırdına varmamız gerekmektedir. İşte bu noktada şöyle bir yöntem izlediğimizde %80-%90 ihtimalle sahte üyeyi anlayabiliriz:


- Şüphelendiğiniz kişinin profil sayfasına girin. Büyük ihtimalle profil sayfasında, çok komik olduğunu öne süreceği videolardan ve arkadaş eklemelerinden başka bir şey göremeyeceksiniz. Filters (filtre) butonuna tıklayın (kullanıcının duvarının en üstünde sağ tarafta büyüteç simgesi ile yan yana duruyor), açılan menüden just friends butonuna basın. Karşınıza doğum günü kutlaması veya doğum günü kutlamasına teşekkür mesajları haricinde hiçbir şey çıkmıyorsa bilin ki bu üye sahtedir ya da yeni üyedir (belki bir ihtimal asosyalin önde bayrak tutanıdır ama bunu hiç düşünmüyoruz bile). Kilit nokta şu: bu kişi yeni üye ise facebook'a üye olur olmaz video postlamaya girişmez, bir iki arkadaşı ile mutlaka diyalog kurmaya bakacaktır; bu yüzden gönlünüzü ferah tutun.

Remove from friends seçeneği ise bu kişinin profil sayfasında en altta solda.

19 Temmuz 2009 Pazar

Evrim

Bundan birkaç yüzyıl sonra savaşlar çıksa, uluslar birbirlerine girse, kaynaklarımız tükense ve insanlık yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalsa; bir kişi gelip de bana "biz nerde kaybettik hacı?" diye sorsa oturup bilgece şu cevabı veririm:


"Ey oğul, insanoğlu, bundan milyonlarca yıl önce avcılık ve toplayıcıkla rızkını çıkarırken evrile evrile evinde bamya pişirir haline geldi ya, işte o vakit kaybettik, ondan gayrı iflah olmadık biz."

Bu kadar.

5 Haziran 2009 Cuma

Geçip Giden Zamanlar

Hakikaten yaşlanıyoruz.


Aşağıda 20 Aralık 2006 Korolar Konseri öncesi BÜMK mail grubuna attığım mail'in metni var, ibretle okuyunuz:

"Korolar konseri 20.12.2006

Müzik kulübünün medhar-ı iftiharı koroları sahaya inmeye hazırlanıyor. Artık bir gelenek haline gelen, klasik koro, caz ve rock korolarının art arda sahne aldığı Korolar Konseri, bu sene 20 Aralık Perşembe akşamı, saat 19.30’da Uçaksavar Kampus’teki Garanti Kültür Merkezi’nde olacak. Tabi konserin düzenlenmesi, gayet emek isteyen, biraz yorucu ama çok zevkli bir süreç olacak.

Korolar Konseri’nin en iyi şekilde olabilmesi için, arı gibi çalışacak bir ekibe ihtiyacımız var. Yeni üyelerimizin, kulübe ve kulübün ilerideki organizasyonlarına ısınması için büyük bir şans olacaktır bu konser projesi. Ve biz bu Çarşamba saat 17:00’da Müzik Kulübü’nde toplanıyoruz.

Gelmek isteyen, “benim de söyleyeceklerim var” diyen, en azından bir ortama bakıp çıkmak isteyen herkesi dört gözle bekliyoruz....

Soru: Ben BÜMK’e oryantasyonda üye olmuştum ama hiç gelmedim. Ben de gelsem olur mu?

Kesinlikle, kulübe gelin, uğrayın, toplantıya katılın. Kulübün saflarına katabiliriz belki sizi de böylece. Hatta “Ben konserle koroyla ilgilenmem” diyorsanız da bir gelin bakın, en azından tanışmış oluruz.

Soru: Ben Kilyos’ta kalıyorum. Malum, gidiş geliş zor, bi de kulübe hiç gelemedim. Ben neler yapabilirim?

Öncelikle toplantıya mutlaka bekleriz. Kilyos’la ve kampuslerle alakalı bir görev dağılımı yapılacak, bu yüzden Kilyoslulara oldukça ihtiyacımız olacak, yani kapımız ardına kadar açık.

Soru: Ya ben korolarla ilgili bir şey bilmiyorum. Bilmediğim şeyin projesinde ne kadar çalışabilirim ki?

Sizden, bilmediğiniz bir işin peşinden koşmanızı istemek çok büyük haksızlık olacağı için BÜMK korolarını ilk önce sizin tanımanızı sağlayacağız. Buyrun gelin, koroları tanıyınca daha bir hevesli olacağınızı garanti edebiliriz.

Diğer sorularınız, dilek, şikayet gibi bilimum işler için geliniz:

Müzik Kulübü Korolar Konseri Proje Toplantısı - 22 Kasım Çarşamba 17:00

"

Bu da proje öncesi oluşturduğum checklist'im:

"

  • Mail işini kontrol etmek gerek
  • Shuttle olayına bak
  • Afiş sayısı ve tasarımı – çağlar ve igale saldır ekip sor
  • Bilet basımını sürekli hatırlat masayı aralık gibi aç
  • Garanti’ye piyano gelecek mi sor
  • Garanti’yi git bi gez
  • Diğer kulüplere 1-2 davetiye
  • Kamera ve çekim yapacak eleman soruştur
  • Kilyos’a servis, taksime shuttle için ertaç ve klas ile konuş
  • İnsanlar beklerken garantide gösterim olcak ona bak
  • Süperdorm ve uçaksavarı efficient kullanmak için ne gerekiyosa yap
  • Bümk üyelerde bümkart sorulcak
  • Telsiz bul. Ya havacılık ya da halkla ilişkilerden
  • Garantide bi osman abi bul
  • Bilet koçanlarına dikkat et
  • Kilyosa bilet gönderme işini düşün
  • Mezun listesi lazım
  • Bümede haber ver
  • Protokole davetiyeyi düşün- istekli hocaları listeye ekle
  • Kitle derslerine handout götür
  • Bi hiyerarşi olayı yap. Sorumlu-gün sorumlusu-koro temsilcileri falan filan

"


2,5 sene geçmiş ama dün gibi yahu, oysa o günden bu güne değişmeyen hiçbir şeyim kalmamış neredeyse.

24 Mayıs 2009 Pazar

Pişti v.2

Geçen sene başıma gelen bir olay, bu sene yine beni boş geçmemiş:

1. OTURUM
TARİH: 30/05/2009 09:00 CUMARTESİ
ADRES: HAMİDİYE İLKÖĞRETİM OKULU HAMİDİYE MH.AKŞEMSETTİN S.KAĞITHANE
SALON NO: 01622
SALON: 3.KAT DERSLİK-6C
SIRA NO: 016
DERSLER: 3155 - İŞ VE SOSYAL GÜVENLİK HUKUKU
3168 - PAZARLAMA YÖNETİMİ
3169 - MALİYET MUHASEBESİ
3172 - YÖNETİM BİLGİ SİSTEMİ





Course Code   Days & Hours  Final Date     Final Slot  Final Room(s)
CMPE360.01   MMT 122       May 30 2009 1    K.PARK 01



11 Mayıs 2009 Pazartesi

bir yer

Bir yer var mı, yok mu; bilmiyorum.
Benim hissedemediğim kesin.

Duyamıyorum, uyduruyorum. Uydurmak kolaya kaçmak oluyor belki de. Göremiyorum, ama kurguluyorum. Düşlüyorum bir de. Ve biliyorum, ben düşledikçe o yer var olacak.

Düşlemenin güzel bir yanı var: Orada her şey sadeleşmiş durumda; sen neye izin verirsen o var. Rahatsız eden herhangi bir şey oraya dahil değil. Kısacası her şey senin elinde, kendi düşünün yaratıcısı sensin. Sahne de senin; ne istersen yapabilirsin.

İşte bu yüzden, ben düşledikçe var olacak, veya benim onu düşlememden bağımsız var olan o yer önemli.

Görmesem de kurguluyorum, orada her şey çok daha basit; dedim ya, "sadeleştirilmiş", belki başka bir deyişle "arınmış", ya da "netleşmiş", hiç değilse "oturmuş". Dokunamıyor ya da tutamıyorum; ama biliyorum ki orada x = y, bu kadar. Hiç değilse x'leri bir tarafa topladığımda bir sonuç çıkıyor.

Ben düşündükçe var olacak veya benim onu düşlememden bağımsız var olan o yer önemli, çünkü o yerin var olduğunu iki türlü de kabul etmiş oluyorum. Bundan sonra, o yere ulaşma sorumluluğu bana geçiyor.

Aslında görmesem de kurguluyorum, ve hatta kurguladığım şeyin tadını alabiliyorum. Bu da aslında o şeyi hissedebildiğim anlamına geliyor. Demek ki o yer var.

2 Mayıs 2009 Cumartesi

Yıllık Yazısı Generator

Şu dünyada "olsa da yesek" diyebileceğimiz birçok şey içinde benim en çok aradığım şeydir bu. Tahmin ediyorum sadece beni değil, birçok kişiyi de mutlu eder böyle bir aparat. Düşünsenize sizden yıllık yazısı isteyen nice samimi arkadaşınız için ne kadar kıvrandığınızı; bilmemkaç yıllık tanışıklığı, "evet ben seni pek bir iyi tanıyorum, küçüklüğünü de haylazlıklarını da bilirim kerata, keh keh keh" havalarında bir yazıyla taçlandırma uğraşlarınızı vs... Sizce de lazım değil mi böyle bir araç?

Çorbada bizim de tuzumuz bulunsun o zaman. Gelin bu aparatı modelleyelim, bunu günün birinde yapabilecek birisine katkımız olsun:

Menü:
Lütfen hangi tür yıllığa yazacağınızı seçiniz:
1- İlköğretim Yıllığı
2- Lise Yıllığı
3- Üniversite Yıllığı

Lütfen cinsiyetinizi belirtiniz:
1- Erkek
2- Kadın

Lütfen yazı yazacağınız kişinin cinsiyetini belirtiniz:
1- Erkek
2- Kadın


Lütfen yazı yazacağınız kişinin adını belirtiniz:
..........


Lütfen yazı yazacağınız kişiyle olan samimiyetinizi belirtiniz:
1- Kankam o, cnm o bnm :))))
2- İçtiğimiz bira ayrı gitmez.
3- Orta halli
4- Bir platoniklik sözkonusu
5- "Yıllık yazısı yaz" diye başımın etini yemese yazmazdım.
6- Psikopatım ben, tüm dünyaya yıllık yazısı yazıcam.

"Yıllık yazısı yazmaktan nefret ederim / yıllık yazısı yazmayı beceremem" seçeneği eklensin mi?
1- Evet, aynı ben.
2- Gerek Yok

Yazı aşağıdadır:
"Neşesine kurban olduğum .........., umarım yüzündeki o gülümseme hiç azalmaz. Hatırlar mısın hani, ......"

1 Mayıs 2009 Cuma

Bilgisayarın kekeme olması,

sahibine terbiyesizliğin dik alasını yapmasıdır.

benim cefakar acer'imden böyle şeyler beklemezdim; ama bir süredir şaşırtıyor beni. önce kanser oldu, ekranı gözlerimin önünde gün be gün eridi; ekran nakli yaptırmak zorunda kaldım (öeehh!); haliyle tuzlu oldu. adaptörü en amansız teknoloji hastalığı temassızlık'a yakalandı, onu da değiştirdik.

şimdi de karşıma geçmiş (utanması yok - benden sana selam olsun Tarkan) kekeliyor resmen; bir mp3 dinleyemez, bir film/dizi izleyemez, facebook'ta komik olduğu iddiasıyla post'lanan videolara gülemez oldum. muhtemelen hard diskinde bir sorun var; ki bir laptop'un hard diskinde sorun olması tuzlu bir derman müjdeleyen bir durumdur.

neyse, konu aslında bilgisayarımın kekeme olması değildi. bilgisayarım kekemeleştikçe ben de teac marka mp3 player'ımdan müzik dinler oldum. hatta ev arkadaşım subutay'ın polen marka hoparlörleri ile çok uyumlu oldu çinli teac'ım. mp3 player'ımda en çok neleri dinlediğimi düşününce şöyle bir sonuçla karşılaştım:

Albümler:
  • Dave Matthews Band - Crash (özellikle #41) , Before These Crowded Streets (özellikle Crush)
  • Bülent Ortaçgil - Benimle Oynar Mısın (özellikle'si yok, her şarkısı ayrı güzel)
  • Diana Krall - Live in Paris (takılın kafanıza göre)
Fark ettiğiniz üzere alabildiğine demode bir insanım; yenilik namına hiçbir şey mevcut değil. Ama siz yukarıdaki albümleri bir ihtimal dinlemediyseniz bir zahmet açın dinleyin.

30 Nisan 2009 Perşembe

Bazı Şeyler

Nedense bir şey var: Aylardır bir şeyler yazabilmek için can atmama rağmen aklıma gelen şeylerin hiçbiri, blog yazısına dönüşecek olgunluğa ulaşamıyor. "Bunu yazsam ne güzel olur" dediğim hiçbir konu başlığını taslaktan ileri götüremiyorum, yazdığım taslağı da beğenmiyor anında siliyorum. Bu yüzden bu site aylardır boş duruyor.

Yukarıdaki konuya birazdan daha derin olarak değineceğim, lakin başka bir nokta da şu: Acaba bir şeyler yazmam gerekiyor mu? Düzenli olarak blog tutan, bunu çok güzel yapan birçok kişi var, bunlar arasında benim tanıdıklarımı sol tarafta bulabilirsiniz, fakat kendimde gördüğüm olay neredeyse iki yaşındaki bu blog'a yeterince malzeme ekleyemeyişim. Sırf bu blog'u yaşatmak adına yeterince önemsemediğim yazıları (bkz: bir aşağıdaki yazı) buraya koymalı mıyım?

Neyse, bir şeyler ekleyemiyor olmamda şöyle sebepler var:

1- Çok garip ama fotoğraf makinemin veya fotoğraf makinesi almaya hevesimin olmayışı: Blog dediğimiz olay gündelik yaşantıdan izler taşıyorsa bunu destekleyebilecek görsellere ihtiyacım var elbette. Ama ben bu konuyu her seferinde pas geçtiğim için "bugün şöyle şöyle yaptık, çok güzeldi" şeklinde bir blog yazısı ekleyemiyorum. Sonra burası bir sürü tespit ile doluyor. Bu noktada şu gerçekleşiyor: yüz yüze iken insanlara aktardığım saçma sapan tespitler eskiyor, blog'a giremeyecek kadar bayatlıyor. Bir de, bu "tespit" mevzuu için sözlük'ü de kullanabiliyorum; o anda daha fazla kişiye ulaşmış oluyor.

2- Benim saçma sapan bir özelliğim: Şöyle bir olay var ki, kendimde bunu her zaman ve her konuda görüyorum: Bir işi veya bir olayı tam olarak yerine getiremiyorum. Başka bir deyişle başladığım olayı hakkını vererek bitiremiyorum. Bu özellik blog'a şöyle yansıyor; yazmaya başladığım bir yazıyı beğenmeyerek yarıda bırakıyorum veya apar topar bitiriyorum. Bu yüzden bu sitede veya başka yerlerde yazdığım yazılar, 5. bölümde yayından kaldırılan diziler gibi sonuç paragrafı ile paldır küldür bitiveriyor.

Bu saçma sapan özelliği destekleyen önemli bir faktör de şu: Buluşma, toplantı, yolculuk vs. gibi saat ve dakikanın önemli olduğu aktivitelere zamanında giden birisi olmama rağmen; daha geniş bir zaman dilimi isteyen konulara, insanlara, yaptığım işlere, önemsediğim çoğu şeye geç kalıyorum. Sabah kalkarken alarmımı ertelemeden zınk diye kalkıyorum; fakat dakiklikten daha önemli birçok şeyi erteliyorum. Bu geç kalmışlık yüzünden, blog için aklıma gelen birçok konu buharlaşıyor ve en sonunda aceleye gelerek paldır küldür yazılıyor.

Blog harici kendi yaşantımda, işleri hakkını vererek bitirememenin getirdiği en hazin sonuç da şu oluyor: Görev aldığım, parçası olduğum işlerde göğsümü gere gere "işte bunu ben yaptım" diyebileceğim şeyler olmuyor. Birçok konuda bir şeylere bulaşmış oluyorum; fakat bulaştığım işlerden somut bir varlık doğmuyor. İşte bu noktada durup kendime şu soruyu soruyorum: "acaba ben bir şey yapıyor muyum?"

- Ne kadar "iki nokta" kullanmışım bu yazıda!


3. Galiba en önemli sebep (belki de yukarıdakilerin sonucu) şu: Uzun zamandır blog yazacak şevke sahip değilim. Sanırım lafı bu kadar kıvırtmadan bunu söyleyebilirdim bile. Bir süredir hayatımı "mal" gibi yaşadığımı düşünüyorum. Bana göre "mal" gibi yaşamak, zorunlu işlerin ve aktivitelerin yarattığı koşuşturma içinde kaybolmak demek. Ben bu şeyi sanırım çok uzun süredir yapıyorum. Kendim veya keyfim için yeterince zaman ayıramıyorum bir bakıma. Bu koşuşturmada bulduğum zaman dilimlerinde yaptıklarım bile düzenli aktiviteler olma yolunda ilerliyor. İşbu sebepten dönüp baktığımda kendimde anlamsız bir yorgunluk görüyorum, bu yorgunluğu fırsat bilerek birçok şeyi ertelediğimi fark ediyorum. Blog (veya yazı) yazma isteğim de bu ertelenen şeyler arasında kalıyor.


Baştan sona bir daha okudum yukarıdakileri, fark ettim ki ziyadesiyle sıkıcı bir yazı yazmışım arkadaş!

22 Ocak 2009 Perşembe

Arkadaşların MSN'de Kendi İsimlerini Kullanmaya Başlama Süreci

Beni çok hüzünlendirir böyle olaylar. Kişinin büyüdüğüne dair en büyük kanıtlardan birisidir çünkü bu süreç. Hatta sadece bizim değil, arkadaşlarımızın da büyüdüğünü müjdeleyen; cümbür cemaat evrildiğimizin resmini çizen bir şeydir.


ICQ zamanlarında neredeyse hiç kullanmadığım bir hesabım olduğu için o yıllardan bahsedemem; ama MSN Messenger ile tanışmam üniversite hazırlık yılına denk gelir. 4 yıldan fazladır kullandığım bu platformda (platform deyince ne güzel duruyor yahu) ne insanlar gördüm ki film replikleri ve şarkı sözlerini kendilerine nick ettiler, ne nickler gördüm nickin sahibi hakkında en ufak bir bilgi bile vermezdi. Başlarda Duman, Teoman, Placebo, Radiohead falan bu dalda açık ara öndeyken bir ara MSN listemde 5 kişinin "Comfortably Numb" olarak oturum açtığını görürdüm; hey yavrum hey!

Şimdi bakıyorum listeme, arkadaşlarımın neredeyse %70'i kendi ismini kullanmaya başlamış. Geriye kalanların bir kısmı yıllardır aynı nick'i kullandıkları için o nickler kendileriyle özdeşleşmiş; onlara saygım sonsuz bu arada. En başlarda %50-%60 dolaylarında seyreden şarkı sözü - şarkı adı - film adı - film repliği nickleri ise şimdi %10 dolaylarında devam ediyor.

Cidden büyüyoruz be blog, büyüdükçe o nickler bize komik geliyor; ya da geçici bir hevesti bu nickler. Bu süreçte hangi anlamı çıkarmam gerektiğini bilemedim, siz biliyorsanız söyleyin.

Not: Bir de "Why so serious?" iletilerinin ne zaman biteceğini merak etmekteyim.

Best wishes,
"Kürşat"

11 Aralık 2008 Perşembe

Sıradan bir gün

Herhangi bir tatil günüydü, saate bakmadan uyandım. Güzel bir kahvaltı ettikten sonra keyif çayımı da yanıma alarak bilgisayar başına geçtim. E-posta hesaplarımı kontrol ettim, çevrimiçi arkadaşlarımla konuşayım diye MSN Messenger'ı açmayı düşündüm; ama o ne? "MSN Messenger hizmetimiz bugünden itibaren paralı olmuştur" mesajı ile karşılaştım. Hemen telefona sarılıp bir arkadaşımı aradım:


"Selam, naber? Ya şey sorucaktım, sen MSN'e girebiliyor musun?"

"Evet, şu an çevrimiçiyim."

"Allah allah, bir değişiklik görüyor musun?"

"Dur bir, inceleyeyim. Aa, MSN adamcığı mavi olmuş."

"Peki, çok sağolasın."

Şaşırmıştım; çünkü "MSN paralı olacak" demişlerdi de inanmamıştım. MSN'den hayır gelmediği için haber sitelerini kurcalayayım dedim; bir haber dikkatimi çekti: UNICEF, internetteki forward mail sayısının çokluğu sayesinde Afrika'daki tüm aç çocuklara yardım etmiş. Bunu da söylemişlerdi bana; ama ciddiye almamıştım. Ciddiye alan bir arkadaşımı tebrik etmek için aradım, telefonunu açmadı. Biraz bekleyip tekrar aradım, bu kez meşgule verdi. Tam bir kez daha arayacaktım ki şu mesaj geldi:

"Zengin olunca aklına geliyorum, değil mi? Gözüme görünme bir daha!"

"Herhalde piyangodan para çıkmıştır, kendince haklı tabii..." diye düşünürken  televizyonu açtım, arkadaşım canlı yayında tam karşımdaydı. Microsoft'un dağıttığı servetten çok yüklü bir meblağ kazanmış, Ali Kırca'nın sorularını cevaplıyordu, Patricia Teyze de yanındaydı. 

Gün benim için oldukça garip geçiyordu ki komşumuz, ders çalıştırmam için oğlunu getirdi. İlkokul 3'e giden kerata 3 ile 5'i çarpamıyor; fakat dur durak bilmeden yoğurt yiyordu. Annesine bu durumda bir gariplik olduğunu söylediğimde şu cevabı aldım:

"Ne yapayım evladım, zamanında bir hata yapmışız. Çocuğumuza Danone yoğurt yedire yedire onun zeka gelişimini bozduk. Şimdi çok pişmanız ama elden ne gelir..."

 Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemezken televizyonda sıcak gelişme olarak Türkiye'nin Amerika'ya savaş açacağı haberi veriliyordu. Yerimden zıplayarak televizyona koştuğumda öğrendim ki Türkiye, yer altımızdaki bor ve petrol rezervlerini bizden gizleyen ve kendi emelleri için kullanan Amerika'ya savaş açmaya hazırlanıyormuş. Yer altından çıkan bor ile tüm dünyayı satın alabiliyormuşuz. 

Savaş haberi yüzünden paniğe kapılıp tüm arkadaşlarımı aramaya başladım, bir tanesinden anlayamadığım bir cevap aldım: "Facebook'ta profilime 3 kez tıklamış, sonra da arkadaş listenden silmişsin. Senin gibi bir arkadaşım yok artık! Bunu da tüm arkadaş listeme yolladım." 

29 Ağustos 2008 Cuma

88 km/h hız limiti olan blog yazısı

Şu an yazmakta olduğum blog yazısıdır çünkü Kamil Koç Turizm'in bana sunduğu (evet sadece bana, allah allah) Rahat servisi ile yolculuk yapmaktayım. Bursa - Antalya yolunda gitmekteyim. Af buyurun rahat biraz dürttüğü için yolculuk yaparken blog yazısı girmek gereği hissettim. Öndeki yolcu koltuğunu hunharca indirmeseydi daha uzun yazabilirdim hatta, göbeği sıkıştıran bilgisayar ile performans ister istemez düşüyor.

Çok özendim uçakta, trende, otobüste, bisiklette vs. internete giren insanlara, ben de böyle deneyeyim dedim. Belki daha çok ilham gelir böyle, bilemiyorum. İlham gelse bile gınanın geldiği noktaya kadardır yazım, o yüzden allah büyük diyorum.

Genelde Cem Yılmaz yapar böyle girişleri, hiç de sevmem aslında. Stand-up'larında insanları nasıl güldüreceği, ne kadar para kazandığı ile ilgili bilgiler zamanın 1/3'ünü çalar bile. Siz de pastanın üçte birlik bölümünde sırıtmazsınız. Bizim blog da öyle bir şey oldu, affedin kırk yılın başında böyle yapıyorum.

Diyeceğim o ki arkadaş, iyi ki Dünya Türk değil. Yoksa dünyanın her bir köşesinde, ne bileyim bir Miami'de, bir Kuzey Buz Denizi'nde falan, Akvaryum Koyu diye bir şey olurdu. Türkiye'nin her kıyısında bir Akvaryum Koyu'na rastlamak mümkün. Sanırsın içerisindeki deniz yaşamı süper: iki yosun, bir iki çipura, birkaç deniz kestanesi; o kadar. Deniz suyu berrak diye (vay be) her koyun adı Akvaryum Koyu oluyor. Tıpkı her tepeye Esentepe, Karatepe, Boztepe; her buruna Akburun, Bozburun, Karaburun dediğimiz gibi. Sözün kısası, isim üretmede bizden beceriksizi yoktur herhalde. Düşünsene koskoca Everest'e Çetintepe, Sarptepe falan derdik. Ümit Burnu olurdu sana bir Bozburun.

Bu arada birkaç belgisiz sıfat/zamiri ile sorunlarım var. Aslında sorunum yok da, bana göre kendisi belgisiz bir nicelik değil; sayısal değeri 3'e eşit. Mesela birisi bana "birkaç denizaltı kap gel" dese banyodan 3 tane kapıp gelirim. O yüzden bana 3-5 tane, efendime söyleyeyim 5-10 tane diyin, o zaman anlarım.

Bu akşamlık da bu kadar. Beni özleyin anacım, baaay! (Olacak, olacak, olacak o kadar...)

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Garacabey'de Garaca Giren Araç

Ya Keşan Birlik'tir, ya da Çağlar Turizm'e ait bir araçtır. Yani Türkiye yollarındaki en kötü otobüs firmalarının araçlarıdır. Blog'a neden böyle bir giriş yaptığımı ben de bilmiyorum; ama şu kadarını söyleyeyim üşenmezsem Trakya menşeili otobüs firmaları hakkında bir yazı yazmayı planlıyorum.

Sözün kısası, evet, Keşan'dan geldim. Staj bittikten sonra bir miktar dolaştım, üzerinize afiyet bir miktar tatil yaptım; ondan oldu böyle. Tatile bir miktar mola verdim, şimdi ana ocağı Bursa'dayım. Cuma gününden sonra tatile kaldığım yerden devam edeceğim.

Arkadaş, bu tatil boyunca fark ettim ki bebeklerle iletişimim günden güne irtifa kaybetmekte. 0-2 yaş arası bebekler beni gördükleri anda basıyorlar yaygarayı. Bu duruma kendimce bir açıklama da buldum; ama yine de huzursuzum.


Şu sıfata baksanıza allahaşkına, bebeklerin ağlamalarında benim tipimin de çok büyük etkisi var. Yavrucaklar bir bakıyor saçlar uzun; bir bakıyor bıyık ve sakal var. Biraz garipsiyorlar haliyle, hilkat garibesi gibi görünüyorum onların gözlerinde. İşte bu yüzdendir ki, acilen bebeklerle aramı düzeltmemi sağlayacak bir kurs arıyorum. Çok üzülüyorum yahu.

Bu arada bu yazın hit şarkısı asırlık pop duayenimiz Serdar Ortaç'tanmış. Şarkının adı "Şeytan" imiş. Allahım böyle iğrenç şarkı olmaz yahu, geçen sene Ferhat Göçer bile daha iyiydi valla. Çekilecek ızdırap değil valla bu şarkı.

"Bu gönül her şeye aç değil,
Doyuracak mı bilen yok..."

Birisi bana şu sözlerdeki anlam derinliğini açıklasın lütfen, vallahi anlayamıyor ve bir o kadar üzülüyorum.


Tatilden döneyim, açıköğretim bütünlemeleri ile cebelleşeceğim. Yukarıda da başarı tablomu görüyorsunuz. Açıköğretim yönetimi, sınava girmeyenlerin içine şeytan girdiğini düşünüyor olacak ki sınava girmeyince 666 yazıyor ilgili hanede.

Hadi hayırlısı...

19 Mayıs 2008 Pazartesi

CAZ KOROSU KONSERI VAR, NEDEN GELMEYESINIZ KI?





Evet, sanırım basligindan yeterince anlasilacagi uzere (hala anlamayanlar varsa onlara yukaridaki resme dikkatle bakmalarini oneriyorum) 20 mayıs sali aksami saat 8'de konserimiz var.

siz de tabii ki buyurup geliyorsunuz, davetlimizsiniz. yani takdir edersiniz ki; siz gelmezseniz, ben gelmezsem; kim gidecek bu konsere? ayrıca hiçbir masraftan kaçınmadık, parası neyse verdik ve istanbul'un dört bir yanini (taksim, etiler, kadıköy, rumelihisarüstü) afisledik.

caz korosu hakkında uzun uzadıya bilgi vermek isterdim ama hazır linkleri varken bir daha çene yormaya ne gerek var di mi? o yüzden bakın bakalım:

http://www.facebook.com/event.php?eid=19360665279&ref=share

4 Nisan 2008 Cuma

Geç Olan Ama Güç Olmayan Blog Yazısı

"Yaban mersini çiçeklerinin esanslarına ev sahipliği yapan avluya açılan verandanın altında oturuyordu, gün tepelerin arkasında usulca ağarırken. Sabah serinliğinin ahenkli ürpertisi içerisinde, dışarıda kalmanın da etkisiyle kaskatı kesilen peksimetinden bir yudum aldı. Bahar aylarının müjdelediği dinginlik ve huzuru iliklerinde bile hissedebiliyordu."

Sol tarafta sadece kaç kişinin oylayacağını merak etmem ile ortaya çıkmış olan ankette bile güzel bir sayıya ulaşmışız be! Üstelik 2 aydır falan da yazmıyorum, hatta belediyeye bağlı bir blog olsaydı çoktan mühürlenirdi burası. Vay be, demek aylardır hiçbir şey yazmasam bile gelip de inceleyen sadık blog okuyucularım varmış; baya bi mutlu oldum. Blog yazmayı özlediğimi itiraf etsem bile biraz samimiyetsiz olacakmış gibi düşünüyorum.

Hani vardır ya, çok iyi arkadaşlarınla uzunca bir süre görüşmeyip "arayı bu kadar açmayalım" dersin ve sonra da ara adını verdiğimiz değişkenin boyu hiç kısalmaz, aksine ara git gide açılır; blog'cağızımın bu muameleye maruz kalmaması için "ay aman da, özledim; her gün blog yazıcam artık" diyemiyorum.


"Teras, yaz akşamlarının doyumsuz ve dipsiz sohbetlerinin ahududu şerbetleriyle tatlandığı mekan olma özelliğini bu yaz da koruyordu. Gündüzün yorucu arkadaşlığını geceye çekiştirmek için hep güzel bir yer olmuştu o teras."


Görüşmeyeli çay komplementi seçimimi değiştirdim. Hemen açıklayayım, yıllardan beridir çay ile en çok Ülker Kakaolu İkram'ı tercih etmiş, insanların anlamaz ifadeleriyle çatışmayı zevkle sürdürmüşümdür. Şimdi ise Kakaolu İkram'a olan sadakatimi koruyarak çayın yanına Eti Çay Keyfi Fındıklı'yı takdim ediyorum. Bu genç bisküvimiz ile yaklaşık 2 aydır düzeyli bir birlikteliğimiz var. Baba tarafından akrabası Ülker Hanımeller Fındıklı'ya göre çok daha dinç ve lezzetli bir bisküvidir kendisi, şiddete başvurarak tavsiye ediyorum.

"Evin arka bahçesinde boylu boyunca uzanmış, romatizmaları yüzünden acı çeken, acıdan sıyrılmak için uyku saatini bekleyen ağaçların hüznüne kaptırdı birden kendisini. 'Hayat belki de kocaman bir romatizmadır, kim bilir?' diye sordu kendisine, ama cevabını ne bekliyor ne de arıyordu. "

Blog'a dair gizemli son cümlemiz de şu olsun: "Bekle beni Ortaköy!"

"Tarçınlı kurabiyelerin sahlep eşliğinde sunulduğu evin salonunda, bekleyişini sonlandıracak zil çalmış, beklenen kişi gelmişti . 'Oğlum, açmadın mı hala PES'i; ben gelene kadar aç demedim mi?' sözleri ise gerçek dünya içerisinde önemli bir soruydu... "

8 Şubat 2008 Cuma

Medeniyet

Bana göre Türkiye ne zaman tam anlamıyla gelişmiş ve kalkınmış demektir?
Türkiye Kamyoncular ve Nakliyeciler Odası'nın başkanı bir kadın olduğu zaman.

7 Şubat 2008 Perşembe

Söz

Bu dönem derslerime günü gününe çalışıyorum. Valla bak. Yeminlen.

Acemi Blogcu Doğaçlama Yazar!

Mesela ben! Şu ana kadar yazdığım yazıların nispeten seyrek olmasının sebebi bu. İsterim ki açayım bir word dokümanı, içine aklıma estikçe yazayım, kaydedeyim. Sonra açayım Blogger kontrol panelini, yeni gönderi kısmına yapıştırayım. Veya o da olmadı, alayım kağıt kalemi elime, ne hakkında ilham geldiyse çiziktireyim.

Hayatım boyunca planlı, programlı, düzenli bir öğrenci olamadığım gibi blog ve hatta sözlük yazarlığında da aynı plan programı gösteremiyorum. Keyfim yerinde, hava şartları elverişli, karnım tok sırtım pek ise yazmaya başlıyorum sadece. Birkaç cümle sonra ne yazacağımı da bilmiyorum. Sadece yazasım geliyor ve yazıyorum.

Günlük olaylar ve bunlar üzerine çeşitlemeler yapmak için açtığım blog hesabının git gide saptamalar silsilesine dönüşüyor olduğunu gördüğümden bu konuyu dile getirme ihtiyacı hissettim. Aslında yaşadığım olayları, yer ve zaman bildirerek, kişileri refere ederek anlatmak isterken görsel öğelere de ihtiyaç duyuyor, görsellikle birleşmeyen olay yazılarının etkisini kestiremiyorum.

En önemli faktörlerden biri ise bu blog'u kaç kişinin takip ettiğini bile bilemiyor olmak. Yani 8-10 kişi dolaylarında bir katılım tahmin ediyorum ve yazasım gelen şeyleri sözlü olarak bu gruba aktarmış oluyorum. Aslında bu miktar da gayet yeterli, kimse okumasa da olur; ama iş üşenmekle bütünleştiği için aklımdakileri sözlü olarak aktarmayı yeterli görüyorum.

Bakınız doğaçlama yazmak başlıktan ne kadar saptırıyor yazanı. Ama şöyle bir sonuç çıkarıyorum ki, üşenmekten vazgeçmeliyim.

27 Ocak 2008 Pazar

Özel Ders Veriyorum; Duyun, Duyurun ya da Duyurtun!

Evet, blog vasıtasıyla ders duyurusu olur mu, bilmiyorum; ama durum böyle. Eğer sizin de özel ders arayan eş-dost-tanıdık-akrabanız varsa bu tarafa yönlendirmekten, duyurmaktan çekinmeyiniz.

Bu blog'u tesadüfen ziyaret ediyorsanız kısa bir önbilgi vereyim. Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği 2. sınıf öğrencisiyim, Avrupa Yakası'nda olmak üzere özel ders vermeyi düşünüyorum. Daha önce de bu işi yapmışlığım var.

Peki hangi sınıflara ve hangi branşlarda? -Efendim durum şöyle:

Lise 1,2,3,4 okula takviye & ÖSS: Matematik, Geometri, Fizik, Kimya;

İlköğretim tüm sınıflar için: Türkçe, Matematik, Fen Bilgisi;

Boğaziçi Üniversitesi için: CMPE 150, CMPE 160, CMPE 210, MATH 101, MATH 201.

Bunların haricinde de istek doğrultusunda başka branşlar (mesela ilköğretim sosyal bilgiler, lise tarih, Boğaziçi EC 101-102) için de ders verebilirim.

Peki bize ücretten bahset? - Sanırım bir blog yazısında bundan bahsetmem hoş kaçmaz; lakin gayet uygun bir meblağ olduğu söylenebilir.

Nasıl ulaşabiliriz? - Şöyle: kursatduygulu@gmail.com 'a mail atabilir, daha ayrıntılı bilgi alabilirsiniz.

1 Ocak 2008 Salı

Sahi, bir Şabloncu vardı; ne oldu ona?

Dersler yedi bitirdi onu arkadaşım. Uzun zamandır kendi blogunun adresi bile yoktu tarayıcısının son ziyaret edilenler kısmında. Yordu bu dönem onu; gözünü açamadı, pek dışarı çıkamadı, yaşıtları gibi koşup oynayamadı. Koro(lar) olsun, dersler olsun biraz sarstı efendim kendisini. O da yapılabilecek en kolay şeyi yapıp bu blogu boşladı.

28 Ekim 2007 Pazar

feyz buk!

"Şu Facebook nasıl bir meretse girdik mi çıkamıyoruz şekerim" geyiği bir yazı yazmayı isterim aslında ama şu yazıyı okuyan insanların büyük kısmı bu gerçeği biliyor; bu yüzden buna değinmiyorum.

Bu dönem ders aldığım 6 hocadan 4'ünü Facebook'ta bulmuşum, arkadaş ekleyeyim mi eklemeyeyim mi tereddütlerdeyim; bunu da yazabilirim aslında. Bunu da başka bahara bırakayım en iyisi.

Yine, güleyim mi bilemediğim başka bir şey türedi bu Facebook'ta: Facebook Milliyetçiliği. Allahın belası terör saldırılarından sonra oluşan ulusal refleksin bir ayağı da Facebook'a konuşlanmış. Gel görelim, terör gibi ciddi ve çok çok çok çok önemli bir konunun bu kadar trajikomik yaşanması düşündürüyor insanı.

Efendim, terör refleksi adına neler neler yapılıyor bu Facebook'ta bir hatırlayalım. Bir takım gruplar kuruldu terörü lanetleme adına. "PKK terörüne hayır", "Hepimiz TÜRK'üz hepimiz MEHMET'iz hepimiz ŞEHİT'iz"; bu gruplara örnek oluşturmakta. Politik anlamda bunları şimdi tartışmadan sağ salim devam etmek istiyorum, benim tüylerimi diken diken eden boyut ise buradan sonra çıkıyor: Facebook profiline Türk Bayrağı resmi koymak.

"29 Ekim e kadar 1.000.000 turk bayrakli profil", "profildeki artistik fotolar kalksın yerine Türk Bayrağı konsun" gibi gruplar ve bu gruplara katılım davetleri ile yayılan bir dalga, hatta kimisi için moda oldu Türk Bayraklı profiller. Kendi arkadaşlarımın da hatırı sayılır bir kısmı Türk Bayrağı'nı profiline koydu. -Burada acil bir düzeltme yapıyorum, amacım kimseyi eleştirmek veya kimseyle alay etmek değil; sadece bu hareketin bana ne kadar anlamsız geldiğini dile getirmek.- Böyle tepkilerin bize hiçbir yararının olmadığını bilmemiz gerekiyor.

Photoshop bilen yurdum insanının dere tepe, şelale, kırlar yaylalar üzerine kondurduğu Türk Bayrağı resimlerini kuşanarak teröre aslında ne kadar cılız bir tepki sunduğumuzun farkına varmamız gerekiyor. Bunun gibi şeylerle yine birbirimizle didişiyoruz. "Yoksa gocunuyo musun Türk Bayrağı'nı görmekten, şehitlere için yanmıyor mu?" gibi çok saçma bir mantığı doğuruyoruz; protesto etmeyeni afaroz etmeye çalıştıkça daha da kutuplaşıyoruz; kutuplaştıkça
tepkilerimiz küçülüyor; msn'e gül, Facebook'a bayrak koydukça ancak kendimizi rahatlatıyor, "Ben görevimi yaptım, hadi sıra sende" diyoruz.

Hayır arkadaşım, görevini yerine getirdiğin falan yok böyle! Bölücülüğü lanetleyeyim derken bizi bölüyorsun "bayrak koyanlar" ve "koymayan pis işbirlikçi hainler" olarak. Superpoke kullanarak bir arkadaşına "koyun attığın" an ile bir diğerine "vampir ısırığı" yolladığın an arasında yüklediğin "Teröre Hayır" uygulamasıyla terörü lanetleyemezsin. Bir şeyler yapmak istiyorsan, bunların yerine yerli ve yabancı kaynakları araştır internnetten, şu günlerde ne olup ne bitiyor öğren son 2-3 haftadır dünya gündeminden düşmeyen bu Türkiye-PKK-Irak gerilimini incele, yapabileceğin bir yorum olsun; kısaca bilgilen.

Bu konu hakkında çok beğendiğim bir yazı için şu grubun açıklama kısmını okuyun:
http://www.facebook.com/group.php?gid=8078625929



Blog'umu gülsem mi ağlasam mı gerçekten bilemediğim bir Facebook grubuyla noktalıyorum:
http://www.facebook.com/group.php?gid=7422881821


24 Ekim 2007 Çarşamba

Oha 1 Ay Olmuş Yazmayalı

Evet, yaklaşık bir aydır blog'uma bir şeyler yazmadım, geçen her günde yazmaya daha da üşendim. Dersler başladı, aktiviteler başladı, Facebook patladı vs vs...





- Şu görmüş olduğunuz kalabalık, Math201 dersi için her pazartesi ve çarşamba 11.00-13.00 arasında Park 1 isimli gudubet dersliğe akın akın ve müthiş bir azimle gitmekte. İlk haftalarda insanlar azim patlaması yaşadıkları için yer bulamayıp dersi ayakta takip edenlere bile rastlamıştık.

- Geçen pazar günü Bursa'dan İstanbul'a dönerken otobüs Gemlik civarında sağa yanaştı. Otobüsten içeriye giren bir genç abimiz, koltuğunda oturmakta olan bir genç kızla kısa bir süre konuştu ve ikisi el ele otobüsten indiler. Otobüsten inen gençlerin arkasından ayaklanan şoför ile muavin gülerek geri döndü ve biz de bu Türk dizi-film klişesini canlı yaşadık.

- Daha dün sabah, kahvaltı yapayım aç girmeyeyim dediğimden fizik dersine bir 15 dakika kadar geç kaldım. Sınıfa girdiğimde ne göreyim, hoca quiz yapmış ve kağıtları yeni toplamış. İki nokta üst üste ve büyük s harfi haline bürünen suratla yerime oturdum bu yüzden.

22 Eylül 2007 Cumartesi

Eti Craks

Yarın sabah kısmetse yurda yerleşiyorum. Yurda yerleşme vesilesiyle bugün ıvır zıvırları ve çantaları toparlama seansı vardı evde.

Geçen dönem sonundaki yurdu boşaltış günü canım hiçbir şey yapmak istemediğinden kettle, tost makinesi, damacana pompası, kablolar r vs. ne bulduysam kocaman bir torbaya tıkmıştım. bugün o torbadan işe yarayacak zımbırtıları ayıklamakla uğraştım.


Görmüş olduğunuz Eti Crax, o torbadan çıktı. Çok çok çok uzun süredir bende olduğunu hatırladım o crax'ın. Nerden ve ne zaman alındığı aklıma geldi, hafızama şaşırdım. Az da olsa kendisi zamana yenik düşmüş, dikkat ederseniz parça pincik olmuş.

Velhasılkelam karnım açtı ve evde de bir şey yoktu, yedim efendim kendisini. Biraz bayatlamıştı ama olsun.

21 Eylül 2007 Cuma

PHYS 202 (Ateş Püsküren Smiley)

Instructor: Metin Arık metin.arik@boun.edu.tr
Textbook: Jewett/Serway;Physics for Scientists and Engineers, with Modern Physics; 7. Edition, available in Bookstore, Chapters 33, 34, 35, 36, 37, 38, 40, 41, 42

The final grade will consist of:
Laboratory 20%
Quizzes 17%
Midterm Exam1 18%
Midterm Exam2 18%
Final Exam 27%

Students must have Phys Laboratory registration on October 3rd, 2007 at KB 410. See Zuhal Kaplan for Lab. Registration and follow the given registration instructions at KB 410. Physics Laboratories will begin on October 15th, 2007. Any student who plans to take one of these Physics courses should have lab registration in this registration period. Late registration will not be accepted as an excuse for missed labs. Lab registration must be done by yourself. Responsibility for any given wrong information belongs to you.

Class attendance is compulsory. Aprroximately one, unannounced quiz per week will be given in class. Absence in a quiz results in a grade of zero for that quiz. Midterm exams and Final exams are arranged directly by a university committee. Please check the PHYS 202 bulletin board for dates.

No ; tek ders sınavı; or ; af sınavı; or ; bilmem ne sınavı; will be given to students at the end of the course unless they attend the courses and show some minimum performance as determined by the instructor.

Relevant items in Library reserve: Electromagnetic vibrations, waves, and radiation / George Bekefi and Alan H. Barrett. Bekefi, George. Reserve Section -- QC665.E4 B44 1977 -- AVAILABLE

12 Eylül 2007 Çarşamba

bi tuhaf

birkaç ay öncesine kadar bende bir mallık olduğunu düşünüyordum. oturup bu mallığın sebebini ararken daha değişik bir sonuca ulaştım: bende çocukluğumdan beridir devam eden bir tuhaflık var.

doğum hikayemden başlayayım. annem, doğacağım gün "bari aşure yapayım da öyle gideyim hastaneye" gibi saçma bir düşünceye girip mutfakta aşure için buğday kaynatmaya niyetlenmiş. düdüklü tencerede kaynamaya çalışan buğday da tencereyi bir güzel tıkamış, sonrasında tencerenin patlaması suretiyle mutfağın her tarafı aşure malzemesi olmuş. buna rağmen annem üşenmemiş; mutfağı temizleyip aşureyi yapıp öyle gitmiş hastaneye. tam da uygun denebilecek bir saatte, 18.30'da (ben 21.30 biliyordum ama dün doğrusunu öğrendim), dünyaya gelmişim.

sonrası ufaklık yılları, yaşıtlarım koşup oynarken ben saf ve alabildiğine uslu bir halde kendi halimde takılıyorum. bir defa koşup düştüğümü hatırlıyorum (yaş 3), sonrasında böbreğimdeki tıkanıklık ortaya çıkıyor, hastane günlerim başlıyor, 45 gün civarı hastanede yatıp 4 yaşıma orada giriyorum ve taburcu oluyorum. daha o yaşta bile saçma sapan bilgileri zihinde tutmakta üzerime tanımadıkları için, hastanede yattığım dönemde insanlar gelip "x ülkesinin cumhurbaşkanı kim" gibi sorularla terimin soğumasını engelliyor.

büyüyor, serpiliyorum; ana sınıfına gidecek yaşa geliyorum. yolda gördüğüm alakalı alakasız herkese selam verdiğim zamanlardayım. ana sınıfında millet oyuncaklarla oynayıp sapıtırken ben yine kendi halimde salak salak oturuyorum, 3-5 sevdiğim oyuncak vardı zaten, sıra bana gelirse onlarla oynuyorum. çok yaramazlık yapanları yeterince olgun bulmadığım ve olgunlaşmaları amacıyla öğretmene havale ettiğim için sınıftakilerle aram pek iyi değil.

ilkokula başlıyorum; sınıfta sevilme ölçütünün derslerdeki başarıya endeksli olduğu 1-2-3. sınıflarım çok güzel geçiyor. saçma sapan işler yapmaya o yaşta da devam ediyorum. evdeki 70'lerden kalma 6 cilt sağlık bilinci ansiklopedisini sular seller gibi ezberliyorum. okul hayatımda ise insanları anlamakta zorluk çekiyorum. hani herkes mutlaka yapmıştır, minimum 5-6 kişi tren kesilip teneffüslerde deli gibi koşturmuştur ya; ben de öyle bir trende lokomotif oluyordum ve aynı güzergahta, aynı ağaçların arasından aynı zigzagları çizerek gidip geliyordum. tabi monotonluğumuz daha o yaşlarda kendisini göstermeye başladığından mütevellit 2-3 kişi dışında kimse kalmıyor trenimde; herkes kendi trenini kurup güzergah müzergah dinlemeden koşturuyor.

ilkokul 3'ten orta 3'e kadar aralıksız bir şekilde dershaneye gidiyorum, gözümü rekabet bürüyor, soruları ilk ben cevaplayacağım diye zaten doktor yazısı kıvamındaki yazım daha da çirkinleşiyor, dışarı çıkmayı unutuyorum, spor dallarından kopuyorum, çok da başarılı olduğum iğrenç espri kariyerim başlıyor, falan filan. saçma sapan bilgiler hazinem genişliyor; 36 padişahlı osmanlı tarihini eksiksiz ve kronolojik olarak hafızama kaydediyorum, ortaokuldaki sınıf listesini ve milletin numaralarını kafama kaydediyorum çok gerekliymiş gibi.

lisede kendimi daha da gelişirip saçma sapan işler kısmına blok flütle iron maiden soloları atmak kategorisini ekliyorum.

daha da yazardım; hem blog uzun olacak kimse okumayacak, hem de yapı olarak çok üşengecim bu kadar bile yazdığıma şükretmem lazım. neyse, bütün bunları neden yazdığıma gelince; bugün itibariyle 20'yi devirdim. i am not a teenager not yet an adult diyor ve kötü espri tarihime saygı duruşunda bulunmak istiyorum. 12 eylül'de doğmuş olmanın bana her sene yaşattığı duyguları yaşıyorum.


12 eylül, doğmak için çok kötü bir tarih. bir kere o tarihte doğan insanlar, başak burcu gibi evlerden ırak bir burca ait oluyorlar. sonracığıma 12 eylül, doğumgünü kutlamak için de çok kötü bir tarih. 1 ay önce veya 1 ay sonra doğmuş olmak çok daha iyi; çünkü insanlar 12 eylül'de bulunduğun şehirde olmama eğilimi gösteriyorlar. okul açılmamış oluyor, doğumgünlerini okulda kutlayan öğrenci forsuna erişemiyorsunuz. benim gibi öğretmen çocuğuysanız tatilde olamıyorsunuz ve bu yüzden doğumgününüzü tatildeki arkadaşlarınızla da kutlayamıyorsunuz. her sonbaharda 3-5 kişi, allah ne verdiyse toplanıp ancak kutluyorsunuz doğumgününüzü. işbu sebeplerden doğumgünümü 6 ay ileri alıp 12 mart'ta falan mı kutlasam diye düşünmüyor değilim.

üşenmeden buraya kadar gelip okumuş olan okuyucuyu tebrik ediyorum. bitti, finito.